68 – İlber Ortaylı – Gazi Mustafa Kemal Atatürk

24 Temmuz akşamı başladım okumaya ama araya kurban bayramı ile birlikte Ermenek yolculuğu ve bu yolculuk boyunca okuduğum kitaplar girdi. Anca 20 Eylül akşamı bitirebildim. Atatürk’le ilgili okuduğum kitaplardan Atatürk’ü en çok boyutlarıyla ele alan kitap. Dili en sade anlaması en kolay kitap. İlber hocanın alışkın olduğumuz da bir tekniği var tabi. Severek her kuşaktan okuyucusu olacağına eminim. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Özellikle son dönemde hakkında yapılan açık ve örtülü tüm karalamalara açık ve örtülü güzel cevaplar vermiş. Kimisi gösterer göstere kimisi de anlayana sivrisinek saz bağlamında.

“Atatürk’ün anne ve baba tarafı Balkanlar’a yerleştirilmiş Yörük Türkmenlerindendir. Babasının amcasından dolayı soyları devam etmiştir. Hatta Atatürk, reis-i cumhur iken büyük amcanın çocuklarından ikisinin nikah şahitliğini yapmıştır.”

“Ordu her memleket için önemlidir. Ancak nüfusu kalabalık, coğrafyası geniş ülkeler için önemi daha fazladır. Türkiye’nin medeniyet tarihi açısından da askerlik çok önemlidir. Çünkü Türkler çok değişik memleketlerde hükümranlık kurdular; mesela, bugünkü Afganistan, bugünkü İran… Buralarda halkın çoğunluğu Türkçe konuşmuyordu. Hatta bürokraside Farsça kullanılırdı. Ancak ordu Türkçe konuşurdu. Her zaman için Türk’tü. Türk ordusuydu ve o ordu milletin tarihinde bir devamlılık sağladı.”

“Gelobolu Cephesi’ni, Kafkas Cephesi’ni, Süveyş’i, Kut’ül Amare’yi ve Galiçya’yı yaşayan nesle kimse Türklükten başka bir kimliği kabul ettiremez. “Ottoman” diye bir kimlik kabul etmezler.”

“Latin harflerinin kendini gizleyen bir taraftarı da Sultan 2.Abdülhamit’tir. O’na göre “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir.” Sultan Abdülhamid “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” demektedir.”

“Menderes gelmiş, Türkçe ezanı kaldırmış” deniliyor. Türkçe ezanın kaldırılması teklifi ilk Halk Partisi’nden gelmiştir. Sonra da CHP eskiye dönüşü desteklemiştir. Ayrıca Türkçe ezan kaldırılmadı, Arapça ezan cezai takibattan kurtuldu.

İmam Hatip okullarını ve keza İlahiyat Fakültelerini de Halk Partililer başlattı. Başvekil Şemsettin Günaltay İlahiyat Fakültesi’ne cumhuriyetçi laik talebe topluyordu. Bu alanda bir dönüşüm olduysa şayet CHP’ye rağmen olmamıştır. “

Reklamlar

67 – Gustave Flaubert – Madam Bovary

25 Ağustos’ta Ermenek’te başlamıştım okumaya. 16 Eylül akşamı bitirebildim. Bu kapasitede bir dünya klasiği için çok uzun bir sürede bitti. Benden kaynaklandı. İnsan bazen üst üste tembellik yapmak istiyor. Kitap dünya klasiği etiketini hakediyor. Betimlemeler çok canlı. Duygular gerçek gibi. İnsanların nasıl bu kadar aşağılaştığına, ahlaki çöküntünün o devirde bile ne kadar ortalıkta olduğuna ve paranın neler yapabileceğine hayret ediyorsunuz. Bovary, aslında hakettiğini düşündüğü bir hayatı yaşamak için çırpınıyor ama hem kendini hem de yakın çevresini kısa denilebilecek bir sürede mahvediyor.

“İnsanoğlunun sözleri tıpkı patlak bir davul gibidir: Bu davula vurup yıldızları dile getirmek isteriz ama ayıları oynatacak havalardan başka sesler çıkaramayız.”

“Bu sözler düşüncesini özetliyordu; çünkü zevkler de, tıpkı bir okulun bahçesindeki çocuklar gibi, gönlünün üstünde öylesine tepinmişlerdi ki, orada hiç bir yeşillik birmiyordu artık: buradan geçenler de çocuklardan daha şaşkın oldukları için, onlar gibi orada duvarın üzerine kazılmış bir ad olsun bırakmıyorlardı.”

“Sevdiklerimizi bir kez küçük görmeye başladık mı, onlarda az çok soğuruz. İnsan putlara dokunmamalı: Yaldızı elinde kalır sonra.”

“her şey yalandı çünkü! Her gülümseyiş sıkıntılı bir esneme, her sevinç bir lanet, her zevk bir tiksinti gizliyordu; en güzel öpüşler bile insanın dudaklarında, daha yüksek bir şehvetin gerçekleştirilemeyen isteğinden başka şey bırakmıyordu.”

“Aşk üzerine düşen sağanaklardan en soğuğu, en yıkıcısı para isteğidir.”

66 – Maxim Gorki – Çocukluğum

18 Ağustos günü başladım okumaya 25 Ağustos’ta bitirdim. Bazen eglenceli bazen duygusal bir çocukluk hikayesi. Saray çevresinde geçmeyen tüm Çarlık Rusyası hikayeleri gibi fakirliğin dibine vurmuş. Okurken içinde kendi kırsal yaşam çocukluğunuzu buluyorsunuz. Arkadaşlıklar, oyunlar, kavgalar, fakirlik, fakirlik yine hep fakirlik…

“Dümdüz suratın üstündeki bir sıyrık bile süstür.”

65 – Peyami Safa (Server Bedi) – Selma ve Gölgesi

12 Ağustos günü Ermenek’te başladım okumaya. 18 Ağustos’ta bitti. Aslında Hayrabolu’da okumakta olduğum bir kitap vardı ama Ermenek’e getirmek istemedim. Polisiye bir roman. Bilirsiniz polisiye severim ve eski yazarların farklı sözcüklerle donattıkları, ufuk açıcı ve söz dağarcığını genişleten kitapları severim. Bu da ikisini birlikte harmanlayan bir kitap. Zevkle okudum. Okurluk literatürüme yeni bir yazar ekledim. Peyami Safa müstear adla yazdığı bu kitapta gizem hissini diri tutmayı çok iyi başarmış. Alıntı yapılabilecek bir cümle bulamadım. Bu da benim eksikliğim olsun. Güzel bir kitap tavsiye ederim özellikle polisiye sevenlere.

64 – Michel de Montaigne – Denemeler

10 Temmuz akşamı başladım okumaya. 24 Temmuz akşamı bitirdim. İnsana yazma isteği veren bir kitap daha. Hemen her konuda adam ne düşündüğünü ne hissettiğini nasıl davrandığını ve nasıl davranılması gerektiğini yazmış. Ortalama bir insanın sıkılmadan yazabileceği bir kitap. Dil bilgisi olan sıradan bir insan kendini ifade etmekte çok güçlük de çekmiyorsa genel konular üzerine bu şekilde bir kitap yazabilir bence.
“Kendilerini iyi ifade edemedikleri için özür dileyen insanlar görüyorum. Kendilerine kafaları binlerce güzel şeyle doluymuş da onları ortaya koyma yeteneğinden yoksunlarmış süsü veriyorlar. Bu aldatmacadan başka bir şey değildir. Bence doğrusu ne biliyor musunuz? Akıllarına gelenler kendi kendilerine çözüp aydınlatamadıkları birkaç biçimsiz fikirden başka bir şey değil ve dolayısıyla bunları dışarıya aktaramıyorlar.Kendi kendilerini bile anlamıyorlar.”
“Hükümdarları bu kadar zalim yapan nedir? Güvenliklerini sağlama endişesidir. Korkuları yüzünden kendilerine zarar verebilecek insanların kökünü kazıyarak kendilerini garanti altına almaya çalışırlar.”

63 – Albert Camus – Veba

20 Haziran akşamı başladım okumaya, 09 Temmuz akşamı bitirdim. Okuması oldukça zor bir kitaptı. Çok aralar da verdim araya seçim falan girdi, hastalık girdi ara ara okuyamadım. Bir hastalığın daha doğrusu felaketin yavaş yavaş yazgıya dönüşmesini anlatıyor. İnsanların dünyanın en ölümcül hastalığıyla yaşamayı nasıl gündelik bir rutin haline getirdiklerini anlatıyor. Tabii bir bilim adamı sıfatıyla. Okunması gereken bir kitap en azından Albert Camus okudum demek için 😊. Çok alınti yapmadım. Cümleler çok uzun ve anlaşılması çok zor.

“Bir savaş patladığında insanlar,’Uzun sürmez bu, çok aptalca!’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez.”

“Evet Rieux, bir vebalı olmak çok yorucudur. Vebalı olmamayı istemekse daha da yorucudur. İşte bu nedenle herkes yorgun gibi duruyor, çünkü bugün herkes biraz vebalı. Ama işte bu nedenle, artık vebalı olmak istemeyen bazı kişiler sonsuz bir yorgunlukla karşı karşıya ve bundan onları ancak ölüm kurtarabilir.”

62 – Zülfü Livaneli – Engereğin Gözü

16 Haziran günü başladım okumaya 20 Haziran akşamı bitirdim. Bu kitabı ilk kez 1996 yılında yanlış hatırlamiyorsam ilk kez yayımlandığı Milliyet Gazetesi’nde (ya da Sabah Gazetesi de olabilir) okumuş çok etkilenmiştim. Hatta o zaman için nüshalarını saklamıştım. Aslında bir tarih romanı gibi, ama bence felsefi bir roman insan davranışına ve iktidar arzusu düşüncesine felsefi bir dille yaklaşmış. Kendini okutan bir roman sürükleyici. Erotik unsurlar barındırıyor özellikle kapağında 😊. Zülfü Livaneli ne yazarsa yazsın okunmaya değer bir yazar. İlk romanı olsa da en güzel romanlarından biridir bence. Genelde ilk roman acemice olacak zannedilir ama bence kesinlikle acemi değil hatta belli bir zirveyi yakalamış bir yazarın rahatlığında yazmış.

” …kesin kural sadece hanedan için geçerliydi: Hiçbir hanedan mensubunun kanı dökülmez, ancak boğularak öldürüldü.

Bu neden böyleydi acaba? Kanları başka renkte miydi, yoksa öyle olduğunu sanmamızı mı istiyorlardı? Kanlarının biz zenciler gibi kırmızı olduğunun görülmesinden mi korkuyorlardı? “